Friday, January 11, 2013

aci biber ve yılbaşı


Dhamma Java Vipassana merkezi
İlk Vipassana meditasyon kursum bundan tam 3 yıl önceymiş. 2009 Aralığının son haftasında Java adasında bir dağ tepesinde 70 kişiyle birlikte askeri bir düzende Vipassana’yı öğrenmeye başlamışım. O kadar şok ediciydi ki ilk günlerim hiç aklımda kalmamış. Ama çok net hatırladığım nadir şeylerden birisi yıkanma problemiydi; 40 kadın, gün içinde duş yapabileceğimiz maksimum 2-2.5 saat zaman ve 3ünde sıcak su olan 5 banyocuk. Ha, dağ tepesinin özellikle sabahları çok soğuk olduğunu da ekleyeyim. Böylece günün görece sıcak öğle saatlerinde ve sıcak su akan duşlardaki yığılmayı tahmin edebilirsiniz. Zaten yemek, çamaşır yıkamak, diş fırçalamak için her gün sıraya girmekten fenalaştığım için ben de her sabah titreyerek soğuk su akan duşta yıkanıyordum.
Şanslıysam kahvaltıda mutlaka taze acı biber oluyordu ve ben sabahın 7sinde o biberden birkaç ısırık alıp ağzımdaki cayır cayır yanma belki bu sabah üşümemi engeller diye suyu açıyordum… Engellemiyordu.

1 Ocak 2010 sabahı yine bu rutinle duşa girmişken bir anda Türkiye’deki arkadaşlarım aklıma geldi. Orada saat yaklaşık sabah 1:30du, yani yeni yıl eğlencelerinin bitmeye başladığı saatler. Herkes bir şekilde yeni yılı kutluyordu; Ailesiyle, sevgilisiyle, ya da yeni bir sevgili bulma umuduyla, evde ya da dışarıda, özenerek giyinmiş, kuaföre gitmiş ya da en özel yemekleri pişirmiş, biraz fazla içmiş, kesinlikle çok yemiş, “çıkmaz ama” diyerek çeyrek bilet almışken, birbirine yeni yıl dileklerini sms atarken… Ben ise Java’da hiç tanımadığım ve dilini bilmediğim Endonezyalılarla, dağ başında, günde 11 saat meditasyon yapmaya çalışıp bel-bacak ağrısından kıvranırken bir de, “acı biber yiyince acaba daha az üşüyerek yıkanabilir miyim” gibi formüller geliştirmeye çalışıyordum.
Dhamma Java Vipassana merkezi (sağ taraf erkekler, sol kadınlar için. merkez boyunca arada duvar var)

Niye sorusuna da cevabım yoktu üstelik… 1 Ocak 2010 sabahı o duşta titrerken “Nerede yanlış yaptım?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa bir önceki yılbaşını ben de Dubai’de can arkadaşlarımla nefis bir otelin Japon restoranında kutlamıştım, yani her şey “normal”di. Ama artık o hayat beni istemiyordu, ben de o hayatı istemiyordum.
Ne istediğimi bilmiyordum. Ancak ne kırmızı don giyilen ve çok eğlenilmesi gereken yılbaşı partilerini, ne de yaptığım/yapmadığım her şeyi garip bulup bunu da bakışlarıyla belli eden yabancıların arasında azınlık olmayı istemediğimi çok net hatırlıyorum.

Aradan tam 3 yıl geçti. Artık ne Endonezya’da, ne de dünyanın herhangi bir yerindeki meditasyon kamplarında garip ve azınlık gibi hissetmiyorum kendimi. (Manastır hayatına bu kadar alışıvermek iyi midir bilmiyorum.) Ama artık hayatta ne istediğimi biliyorum – ki bu başlı başına muhteşem bir şey.

Asıl anlatmak istediğim şeye pek uzun ve dolaylı bir giriş yaptım; Tarih tekerrürden ibarettir derler ya, 2013e girerken ben yine bir meditasyon oturumunda olacağım. Bu sefer de Tayland’da bir dağın başındayım. Duşlardan sadece soğuk su akıyor. Sıra yok ama banyolarda ayna da yok… Ve bu eğitime gelirken bilmediğim bir şeyi tesadüfen 2 gün önce öğrendim; meğer 21 günlük kursa katılanlar, kursun son 3 gününü “Kararlılık oturumu” denen bi şeyle geçirirlermiş. Kararlılık oturumu bir sabah 08:30da başlarmış, takip eden 70 saat boyunca odada, hiç uyumadan, hiç konuşmadan, hiç kimseyle göz teması bile kurmadan ve (sıkı durun!) hiç yıkanmadan sadece meditasyon yaparak geçermiş! Hah, ben soğuk su için mızırdanırken 3 gün boyunca onu bile bulamayacağım hiç aklıma gelmezdi. Ve hesaplarıma göre Kararlılık oturumum 29 Aralık sabahı başlayıp 1 Ocak sabahı bitecek.

Yine herkesin kırmızı don giydiği, sevgililerini öptüğü, bir şeyleri fazla kaçırdığı, milli piyangoya küfrettiği saatlerde, ben acı biber çözümlerinden, 72 saatlik uykusuzluğun ve meditasyonun üzerine hiç kimsenin hiçbir içkiyle yakalayamayacağı bambaşka alemlere terfi etmiş olacağım.

(23 Aralık 2012 gecesi yazılmış ve edit edilmeden buraya aktarılmıştır)

Thursday, January 10, 2013

manastır günleri - 5

“Meditasyonu rahatlamak için yapıyorum” diyenlere de, “Ay dün akşam geçmiş yaşamları temizleme meditasyonuna gittim, kuş gibi hafifleyip çıktım” diyenlere de inanmayın. Eğer bir oturumda rahatladılarsa ya da bir şey temizledilerse yaptıkları şey meditasyon değildir. Gerçekten meditasyon yapanların (meditasyondan hemen sonra) gevşediğini rahatladığını falan henüz görmedim. Yeni başlayanlardan yıllardır meditasyon yapanlara, şu an kursta hepimiz emo ergenler gibi dolanıyoruz. Uzun vadede ve düzenli uygulandığında meditasyon hayatınızda beyin dalgalarınız dahil tahmin edemeyeceğiniz kadar şeyi olumlu yönde değiştirebilir, ancak o aşamaya gelene kadar meditasyon akıl karıştırıcı, yorucu, bel, bacak, sırt ve muhtemel baş ağrıtıcı bir süreçtir.
(themindfulword.org'dan alıntı)

Ben de bu günlerde o karmaşaları yaşıyorum işte.
Birincisi oturumlarım uzadı ve ben 40-45 dakika oturmakta zorlanıyorum. Fizikselden çok zihinsel bir zorlanma bu, beden hareketsiz kalabiliyor ama zihne söz geçirmek çok zor.

En son ne zaman hiçbirşey yapmadan, hiçbir düşünce akışına kapılmadan, geçmiş için vahvahlanıp gelecek için plan yapmaya çalışmadan, hayal kurmadan bir dakika geçirdiniz? Otuz saniye bile durabilen varsa mükemmel. Zihne söz geçirmek, azıcık da düşünmeden durup, sadece şu an olanları fark etmesini sağlamak vahşi bir hayvanı ehlileştirmeye çalışmak gibi.

İkincisi Vipassana, yani içgörü meditasyonu uyguladıkça gerçekten içinizdekileri olduğu gibi görmeye başlıyorsunuz. Bilinçle bilinçaltını ayıran bir kapak var ya, Vipassana önce o kapağı gevşetiyor, sonra da zihniniz güçlendikçe o kapağı milim milim aralayıp içeridekileri görebilir hale geliyorsunuz. Yıllarca kendinizi korumak adına, gururla, egoyla, ya da sadece yanılgıyla bilinçaltına bastırıp ittirdiğiniz şeyler, oldukları gibi karşınıza çıkıveriyorlar. Bu yüzden de görüp fark ettikleriniz nadiren hoşunuza gidebilecek şeyler oluyor. Zaten Budizmde bunlara kir (kilesha) deniyor. Sütten çıkmış ak kaşık olduğunuz düşünürken aslında başkalarına haksızlık yapabilen, sinirini kontrol edemeyen, bencil, açgözlü, yargılayıcı yönlerinizle yüzleşmek çok şok edici ve acı verici olabiliyor. Belki daha da zoru, yüzleştiğiniz bu yönlerinizi bahane bulmadan, kendinize yontmadan, başkalarını suçlamadan ya da kurban rolüne bürünmeden olduğu gibi kabul etmek – zaten değişim de ondan sonra başlıyor.
bilinçaltını izlemek tv izlemekten daha da korkutucu (resim perrybelchersuccess.com'dan alıntı)

Bazı şeyler var ki ta 3 yıl önceki ilk Vipassana oturumumda fark etmişim ve hala oradalar. Bazı şeyler var ki ilk defa birkaç gün önce yüzleştim. Sevmedim gördüğüm şeyleri, “Bu ben değilim yahu” dedim ilk tepki olarak, ama kimi kandırıyorum ki? Ertesi gün Phra B’ye gittim “Bu meditasyonda karşılaştığım kirler var, fark etmiş olmam harika değil mi? Ee ne zaman temizlenecek onlar?” diye sordum. Benim bildiğim bilinçaltındaki bişeylerin bilinç seviyesine çıkması kişinin onlardan kurtulmaya hazır olduğunun göstergesidir, ve ondan sonra kurtulma süreci nerdeyse otomatik olarak işler.  Phra B güldü, zaten bence bizim sorularımızla çok eğleniyor. Karşılaştıklarımın daha çok yüzeydeki şeyler olduğunu söyledi. Daha derine, en kökenine inecekmişim, ve ancak onları kökünden sökecek zihinsel güce ulaştığımda temizlik olacakmış. 3 yıl önce yüzleştiğim şeyler var, hala oldukları gibi duruyorlar dedim, “Demek zihnin yeterince güçlenmemiş, o yüzden bunlar için kaygılanacağına git hadi meditasyon yap” dedi. Peeeeh! Ben onun cevaplarıyla hiç eğlenmiyorum.

Meditasyon yaptıkça zihnim güçlenecek, güçlendikçe bilinçaltındaki bir şeyleri temizleyebileceğim ama aynı zamanda daha derinde ve güçlü kirlerle yüzleşeceğim. Burada asla bitmeyecek bir döngü mü var, yoksa gün boyu meditasyon yapmaktan artık düşünemez hale geldiğim için ben mi bir şeyleri gözden kaçırıyorum?

Üçüncüsü ve bana delirip delirmediğim en çok sorgulatan ise tam “Bir ben vardır benden içeri” hali.
Biraz farklı uygulamaları olmasına rağmen Vipassana meditasyonun temeli zihni bedene sabitleyip daldan dala atlamasını önce yavaşlatmak, sonra da durdurmak, böylece de her şeyi olduğu gibi farkedebilmek.  Örneğin sadece nefesi ve nefesin her aşamasını nötr olarak gözlemlemek bunun en bilinen ve kolay uygulamalarından biri. Teknik detaylara girmeyeceğim, ben sadece bu meditasyondaki gözlemci ve gözlemlenene takılmış durumdayım. Bir seviyede nefes alıp veren bir bedenim var, bir de onu gözlemlemeye çalışan benliğim. Bir de devamlı düşüncelere kayan, “öğlen ne yiyeceğiz, yine bacağım uyuştu, acaba Özlem biletini aldı mı” diye daldan dala atlayan bir benlik var, bunu fark edip “heyyyy, yine düşüncelere daldın, hadi nefesine geri dön” diyen birileri var, bir de tüm bu süreci ve benlikleri sinema perdesinden izlercesine dışarıda olan bi benlik... Tanımlayacak daha iyi bir kelime bulamadığımdan benlik diyorum, Phra B bunlara bilincin seviyeleri diyor, doğrudur. Meditasyonun beni birleştirmesi, zihnimdeki sesleri kısması, mümkünse de beni tek kanallı devlet televizyonu haline getirmesi gerekmiyor muydu? Bense amip gibi bölünüp duruyorum, hangisi ben bilemiyorum.

Phra B işleri iyice karıştırıyor “Gözlemleyebildiğin hiçbirşey sen değilsindir” diyor. Nefes alan, bunu fark eden, düşüncelere dalan ben değilsem ben neredeyim? Ve onlar kim? Kafayı yiyeceğim, her gün bunu farklı şekillerde Phra B’ye soruyorum, ama ne yaparsam yapayım cevap alamıyorum. 4. gün artık beni başından atmak için midir bilmiyorum ama “Zihninden hızlı değilsin, o yüzden bir şeyler sana bölünmüş gibi geliyor. Bu da zihnin seviyelerinden biri. Güçlen, nötr olarak gözlemle hepsi birleşecek” diyor. Aha, Matrix gibi yani? Neo’nun (o ne olduğunu bilmediğim) bilinç seviyesi yeterince hızlandığı için mi o kurşunları tutabiliyordu? Peki filmin senaristi adam o aşmış bilinç seviyesini deneyimleyip de mi senaryoya aktardı? Bu zihnin hangi seviyesi ve daha kaç seviye var? Gibi bir sürü soruyla ve aklım daha da karışmış olarak 90 dakikalık yeni bir oturuma başlamak için odama dönüyorum.

Tanımını ve çözümünü Google’da bulamayacağım durumlarda olmak hiç hoşuma gitmiyor.

Wednesday, January 9, 2013

manastır ahalisi

Asya'da bir manastıra kimler meditasyon öğrenmeye gider ki diye merak ettiniz mi hiç? Ya da gelenler niye gelirler, ne yaparlar diye? Buyurun öyleyse

Çok genelleyerek buradakileri üç gruba ayırabilirim. Meditatörler, turistler ve kraliçeler.

Meditatörler en az 10 günlüğüne geliyorlar. Çok hazırlıklılar. En az 3 takım bembeyaz kıyafetleri, şalları, çorapları oluyor. Kendi çaylarını da getiriyorlar Kısa sürede ortama alışıp, ne nerede öğrenip hemen meditasyona başlıyorlar. Çok konuşmuyorlar, günün çoğunu gözden uzak bir yere kapanmış meditasyon yaparak geçiriyorlar. Nadiren ellerinde bir kupa egzotik bitki çayıyla orman kenarında uzaklara bakarken görülüyorlar. Burası çoğunun ilk meditasyon deneyimi değil. Zaten oturuşlarından belli oluyor, incecik bir minderin üzerinde rahatça lotus ya da bağdaş kurarak oturuveriyorlar. Kendi aralarında fısıldaştıklarında (meditatörler diğer gruptakilerle pek muhatap olmuyorlar) birbirlerine farklı manastırları, meditasyon tekniklerini anlatır ya da yaşadıkları yoğun deneyimleri paylaşır oluyorlar. En az göz teması kuran, en yavaş yürüyen, mumya hiç hareket etmeden en uzun süre oturabilen, çamaşır asarken bile nirvanaya ulaşmış gibi asalet içinde duranlar bu grubun kıdemlilerinden sayılıyorlar.

Turistler ise genelde Asya’da backpacking yaparken “böyle de bir deneyimim olsun” diye en fazla 4 günlüğüne manastıra uğruyorlar. Yaşları genelde 25 altında. Oradan buradan derleme meditasyon kıyafetleri ama mutlaka Teva sandaletleri ya da Crocs terlikleri oluyor. Yeşil polarlarının üstüne muhtemel başkasından ödünç aldıkları 3 beden büyük gelen beyaz gömlekler giyerek meditasyon salonuna geliyorlar, hocayla işleri biter bitmez beyazları (ve hatta üzerlerinde ne varsa) çıkarıp güneşlenmeye çalışıyorlar. Hatta hem kollarını paçalarını sıyırarak güneşlenip hem de meditasyon yapmaya çalışanlar var ki onları izlemek çok komik oluyor… Bir de durmadan fotoğraf çekiyor ya da çektiriyorlar. Henüz hiçbir turistin 15 dakika bile meditasyon yaptığına rastlamadım. 3 dakika oturup sonra akıllarına acil bişey gelmiş gibi ayağa fırlayıveriyorlar. Orada burada yüksek sesle “Oh my god!” diye birbirlerine gezi hikayelerini anlatıp, facebook albümü oluşturacak sayıda resim çekip, aylardır çantalarının dibinde birikmiş kirli çamaşırlarını yıkayıp gidiyorlar. İyi ki de gidiyorlar…. İlk günlerde turistleri gözlemlemek eğlenceliydi ama artık sıkıldım.

Kraliçeler, şükür ki azınlıktalar.. Genelde 10-14 günlük kurslara rezervasyon yaptırıp geliyorlar. Çok şık ve uyumlu kıyafetleri, elektrikli diş fırçaları, mini saç kurutma makinaları, kaşmir şalları, Birkenstock ya da Havaianas sandaletleri oluyor. İlk sabah 5:30 oturumuna mutlaka geç kalıyorlar, utangaç gülümseyerek “Ah, jetlag” diyorlar. Sevgilileriyle, kocalarıyla ya da babalarıyla (daha önce terapistlerinin çözemediği) sorunları oluyor, ilk fırsatta ve sonra yakaladıkları her zaman hocayla bu sorunları her detayıyla paylaşmaya bayılıyorlar. Hayatında eline kadın eli değmemiş bir keşişe sevgili sorunlarını anlatınca aydınlanabileceklerini düşünüyorlar. Birkaç gün geçip de aydınlanma yerine yürümekten diz ağrısı, boş oturmaktan can sıkıntısı, alışık olmadıkları yemekleren gaz sancısı başlayınca mutsuz oluyorlar ve bunu yüz ifadeleriyle belli ediyorlar. Herkes kraliçelerden uzak duruyor, çünkü onlara ilgi gösteren ilk insanı esir alıp tüm dertlerini kusacaklarını biliyorlar. Kraliçeler de genelde aradıklarını bulamamanın hayal kırıklığıyla 14 günlük kurslarını nazik bir bahaneyle yarıda kesip kalan süreyi güneydeki adalarda bronzlaşmak için değerlendirmeye gidiyorlar.

Monday, January 7, 2013

manastır günleri - 4


Kursun ilk haftası bitti, manastıra çoktan alıştım. İnsan devamlı koşuşturup bişeylere yetişmeye çalışırken zamanın nasıl geçtiğini anlamaz. Burada en aktif günümde 15 dakika yürüyüp manastırın girişindeki teyzelerden meyve alıyorum, kalan zaman “Acaba 10 metre yarım saatte yürünür mü?” yavaşlığında meditasyon çalışmalarıyla geçiyor. Buna rağmen zamanın nasıl geçtiğin fark etmedim bile. Duygusal iniş çıkışlarımız dışında günler tamamen aynı, sadece hemen her gün yeni birileri başlıyor, arada da kursu tamamlayıp gidenler oluyor. Her akşam çantingden önceki 10 dakika en heyecanlı anlar, çünkü manastıra o gün düşmüş öğrencileri salona girerken görme şansımız oluyor, hemen onlara bir lakap takıveriyoruz. Bazen oldukça masum olan bu lakaplar sıkıldığımız günlerde acımasızlaşabiliyor. Yeniler ertesi sabah zaten ortama uyum sağladıkları için artık ilgimizi çekmiyorlar.
Bu heyecanlı! anlar dışında zombi hayatımız devam etmekte. Bembeyaz giyinmiş, mimiksiz, tam önünde yere ya da havaya bakan ve az önce futbol maçında sakatlanmış kadar ağır aksak yürüyen 20-25 kişiyiz.
meditasyon salonundan güneş doğuşu

Oturumlarım da 25 dakika yürüme – 25 dakika oturma meditasyonu olarak 50 dakikaya çıktı. Her şeyin çok basit, olaysız ve net belirlenmiş olduğu bir yerdeyiz ama bir günümüz diğerini tutmuyor. Hepimiz ciddi iniş çıkışlar yaşamaktayız; meditasyonun iyi geçtiği günler mutlu, aklımızın dağınık olduğu ya da oturmaktan dizlerimizin ağrıdığı günlerde de suratımız bir karış dolanıyoruz. Phra B’ye dert yanmaya çalıştığımızda bize gülümseyerek “Devam devam” diyor, “Hayat da aynen böyle iyi ve kötü günler hep olacak. Bu gün iyiydi hep böyle devam etsin diye tutkuya kapılmak da, dün çok kötüydü bir daha asla böyle bir gün yaşamayayım diye kaçınmaya çalışmak da sizi mutsuz eder. Her durumu her duyguyu olduğu gibi gözlemleyin ve meditasyonunuza devam edin” diyor. Ben de deniyorum. Bu denemeler bile bazı gün oluyor, bazı gün olmuyor.

Ancak fark ediyorum ki önceki kurslara göre biraz daha rahatlamışım; önceden darmadağınık bir meditasyon günü geçirdiğimde hırslanırdım. O kadar uğraşıyorum, nerede hata yapıyorum diye düşünmekten kendimi alamazdım. Yüzünde meditatif bir ifadeyle kımıldama ihtiyacı hissetmeden oturanlar varsa kendimi onlarla kıyaslamaya başlardım. Bu sefer öyle duygular pek kalmamış. Bugün böyle, yarın kesinlikle farklı olacak diyebiliyorum ve genelde o farkı iyi ya da kötü diye etiketlendirmeden sadece gözlemleyebiliyorum.
yamaçta bir keşişin heykeli, kim bilir kim o leopar desenli şalı omuzlarına örtüvermiş

Yine de aklımı kurcalayan bir şey var; bir hafta geçmiş olmasına rağmen bu kursun neden bu kadar rahat olduğunu anlayabilmiş değilim. Burada öğretilen Vipassana tekniği farklı ve ben onu öğrenebildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Ancak günün sonunda evimde oturup günde 6-8 saat meditasyon yapsam kendimi hissedeceğimden pek bir fark hissetmiyorum. Çünkü bu kurslarda bir zorluk, bir zorlama olması gerek. Belirli bir miktar baskı egonun kabuğunu kırar ve ancak o kırılma noktasından sonra yeni bilgiler, alışkanlıklar içeri sızabilir. Burada çok mutluyum, yumuşak yumuşak meditasyonumu yapıyorum, öğleden sonra  ormanda yürüyorum, güneşte saçımı kurutuyorum, kızlar yatakhanesinde bittiyse erkek yatakhanelerine dalıp çay alacak kadar da özgür bir ortamdayım. Phra B’nin anlattıklarından etkilenip dersler çıkarıyorum, her gün olabilecek en nefis doğa koşullarında en az 6 saat meditasyon yapıyorum ama kırılmak bir yana kabuğum çatlamadı bile.
Sanırım rahat bana batıyor …

Sunday, January 6, 2013

manastır günleri - 3


İlk sabah 05:00de uyandım, yüzümü yıkayıp Dhamma konuşması için meditasyon salonuna gittim. Dhamma konuşması da manastır hayatının olmazsa olmazlarından, Budizm başta olmak üzere her konuda olabiliyor ve çok güzel bilgiler/dersler/çıkarımlar içeriyor. Konuşmayı veren keşiş iyiyse bazen ülkenin dört bir tarafından onbinlerce insan dinlemeye gelebiliyor, ya da konuşmalar kitaplaştırılıyor. Bizim hocamız çok bilgili, konuşkan, şeker ve anlattıklarını an be an mimikleriyle yaşıyor… Biz batılı zihniyetler en basit konuları bile anlayabilelim diye genelde zengin hikayelerle örnekler de veriyor. İlk birkaç gün sabahın 5buçuğunda yerde bağdaş kurup hikaye dinlemek zor geldi ama sonra öyle alıştım ki, sabahın karanlığında salona birinci gidip önden minder kapar oldum.

Yürüme meditasyonu (Ajahn Brahm'ın sitesinden alıntı)
Burada benim için ilk olan diğer şeylerden biri de sadece oturarak meditasyon yapılmaması. Oturarak, ayakta, yürüyerek ve uzanarak meditasyon uygulamaları var. Bunlar insanın bir gün içindeki 4 hali ve hepsine göre meditasyon teknikleri var diye anlattı hocamız, pek mantıklı. İlk gün herkes 15 dakika yürüme – 15 dakika oturma meditasyonuyla başlıyor. Hayatında hiç meditasyon yapmamış biri bile 15 dakika oturabilir, ya da yürüyebilir. Kursta kalış uzunluğuna göre hem süre artıyor, hem de tekniğe ek adımlar geliyor.

Diğer bir ilk ise bu kursun çok yumuşak ve rahat olması. Katıldığım ve arkadaşlarımdan duyduğum tüm meditasyon kursları hem çok yorucu hem de ordu disiplininde. Burada da ilk geldiğimizde bize bir “yapılmayacak şeyler” listesi verdiler, ama bu kurallara uyup uymadığımızla kimse pek ilgilenmiyor. Gün içinde nerede, ne kadar süre meditasyon pratiği yapacağım bana kalmış, ister ormanda ister salonda ister odamda. İstersem perdeleri kapatıp tüm gün odamda uyuyabilirim. Konuşmak yasak ama yemekhane ve meditasyon salonu dışında birşeyler fısıldaştığımızda kimse karışmıyor. Laptopuma, cep telefonuma kimse el koymadı. Hatta ormanın içinden kestirme bir yol var, oradan aşağı pazara inip ekstra yiyecek bile alabiliyoruz. Bu kadar rahatlık çok güzel ama belirli bir motivasyon ya da öz disiplinle gelmemiş olanların bişeyler öğrenmesi çok zor. Çoğunluk bu disiplinde ve yemek saatleri dışında devamlı pratik yapıyor. Ancak günde sadece 2 tur meditasyon yapıp kalan süreyi güneşlenerek geçirenler var, onlara bile kimse karışmıyor.

Sonraki gün uzun süreden sonra ilk defa nasıl hep bi yerlere koşturmaya ve yetişmeye çalıştığımı fark etim; İstanbul hayatı malum, üzerine 2 aktarmalı uçuş, üzerine manastıra yetişmek derken aslında nerdeyse bir yıldır devamlı her şeyi daha hızlı yapmaya çalışıyormuşum. Üstelik de kendimi yavaş ve sakin sanıyorken…
Bir önceki gün meditasyonlarımın çoğunu odamda yapmıştım. Dışarıda küçük bir meditasyon kulubesi var, çoğu kişi onun çevresinde yürüme meditasyonu yapıyor, sonra içeri girip oturma meditasyonuyla devam ediyor. Ara vermek isteyenler de merdivenlerde oturup biraz güneşlenebiliyor – tam üçü bir arada lezzet. Zaten orayı da bir kolaçan edeyim derken diğer meditatörleri görüp de farkettim ki ben yavaş falan yürümüyormuşum, hala İstanbul hızında koşturuyormuşum. Başkalarını gözlemleyip taklit etmeye çalışmak beni gerçekten yavaşlattı.

Ve 25-30 santimlik bir adımı atmak 30 saniye sürecek kadar hareket ve hareketsizlik arasındaki noktaya geldiğimde ilk defa dışarıda ormanı, güneşi, kuşları ve içimde de bir dağın tepesinde meditasyon yapıyor olmanın coşkusunu içimde hissettim.

O an çok önemliydi. Hem bedenim hem ruhum birkaç günden sonra ilk defa bir arada manastırdaydılar.

meditasyon kulübem
Her gün o kulübenin arkasında yapıyorum meditasyonlarımı ve yere bastığım her an o coşkuyu tekrar tekrar yaşıyorum.
Bir yere ulaşmaya çalışmadan, bir adımın her aşamasını, en küçük kas hareketlerini, hareketsizlik anlarını, ve ayağın ilk temasıyla yeri hissetmek bambaşka.

Ve yeri gerçekten hissedince kökensiz korkular da eriyiveriyor sanki. Hayatta bacaklarımız titretecek kadar korktuğumuz zamanlarda, koşmamız gerektiğinde, durmamız gerektiğinde ya da buzda kayıp düşünce… Her ne olursa olsun yeryüzü hep orada – hep bizi tutuyor, destekliyor. Bazen en kötü zamanlarda şunu hatırlamak gerek sanırım: Her ne olursa olsun düşebileceğim en dip nokta aslında yeryüzü, ve oradan tekrar ayağa kalkmak da sadece bir bacak yüksekliği.

Friday, January 4, 2013

manastır günleri - 2


Seyahat planlama kısmında biraz zayıf kalmışım; önce Adana’dan Bangkok’a 27 saat süren bir yolculuk yaptım, Bangkok’ta 2 gün evrak işleri peşinde koşturdum (dünyada internetten 2 sayfa çıktı almanın daha meşakkatli ve pahalı olduğu kaç başkent vardır bilmiyorum). Üzerine de Chiang Mai’e bir yataklı tren yolculuğu yaptım aman aman... İstanbul’daki soğuktan kaçtım derken Şubat’ta pencere açık uyusam daha rahat edebileceğim bir ısıda 17 saat hipotermi tehlikesiyle geldim. Meğer Tayland’ın klimalı trenleri soğuğuyla ünlüymüş de benim haberim yokmuş.


Ben trenden inince biraz gezinirim, bişeyler yer sonra manastıra çıkarım derken trenin rötar yapmasıyla hiçbirşeye vaktim kalmadı. Manastrın programı çok katı; 14:00te kayıt ofisinden içeri girmediysem paşa paşa tekrar aşağı inip ertesi gün geliyorum. Yetişeyim diye bir taksiye normalin 6 katı fazla para verip dağa çıktım. Araçlar bir yere kadar çıkıyor, sonra 300 basamak tırmanmak ya da teleferiğe binmek gibi seçenekler var. Manastırın girişi nasıl kalabalık, nasıl bir karmaşa, zaten trenin soğuğu, şehrin sıcağı derken sersem gibiyim o an her şey gözüme korkunç görünüyor. Aylardır hayalini kurduğum manastıra giriş anı hiç böyle bir şey değildi… Meğer o gün kutsal Buddha günüymüş, kalabalık da ondanmış. Hatta sabahtan Tay prensesi de teşrif etmişler.

O gün kursa başlayacak olan 4 kişi toplandık, bilgilendirildik. Sonra kalacağımız merkeze bizi götürecek çocuğun peşine düştük.

Hani Doi Suthep’e tırmanmak ne zormuş, gelenler 2 gece dağda yatar öyle dönermiş de devlet bile bi el atıp yol yapamamış diye anlattım ya… Ben bunları önceden biliyor olsam adımımı atmazdım buraya yahu. Rehber çocuk manastırda yaşıyor, inmeye çıkmaya alışık, gruptaki diğer kişiler de backpacker gençler. Bense yokuş-iniş-merdiven falan sevmem. (Sevmem bu kadar gün meditasyondan sonra ultra yumuşatılmış bir ifade) Üzerine para verseniz ben Levazım’da, Gümüşsuyu’nda falan oturmam, benim dünyam tepsi gibi düz olmalı. Belki tatlı meyillere ikna olabilirim ama fazlası asla!

Ve fakat Doi Suthep bir dağın en tepesi ve şöyle kademelendirilmiş; teleferikle çıkılan en üst noktada stupa var, burası ziyaretçilere açık, onun altında taraçalandırılmış birkaç katta keşişlerin yaşadığı manastır kısmı var, onun da altında IBC. Sonrası dimdik yamaç ve orman. Yani 21 gün boyunca dağın ortasındayım, düzlük yok, ya ineceğim ya çıkacağım. “Nirvanaya erişmeye çalışırken düştü bacağını kırdı” manşetleri gözümün önünde uçuşarak ve terden yapış yapış bir halde odama ulaştım. Kalan 20 günü bu odadan çıkmadan nasıl geçiririm planları yapıyorum ama ı-ıhh. Şu bir avuç IBC’nin içinde bile yokuşun merdivenin haddi hesabı yok. Bir de demezler mi, “akşam Budha günü dolayısıyla öğrenciler de stupa’nın oradaki törene katılacaklar”. Kutsal bir tören, denk geldiğim ve (hatta sadece izlemeyip) katılabildiğim için kendimi çok çok şanslı hissetmeliyim. Ama bu oradan oraya sekerek bir tırmanış ve bir iniş daha anlamına geliyor. Neyse grubun en arkasında oflaya poflaya çıktım, törenimizi yaptık.

Bembeyaz giyinmiş 15 batılının ellerinde çiçekler ve tütsülerle, ördek yavruları gibi keşişlerin peşinde stupa’yı 3 tur tavaf etmesi bence törenin en hit anıydı. Hatta buna eminim, çünkü en çok bizim fotoğrafımız çekildi. Ha bir de göz ucuyla görebildiğim kadarıyla sanırım Taylar bizi çok takdir ettiler, yoksa neden herkes bize bakıp gülüyor olsun ki?

Tabii herkes Budha günü heyecanına daldığı için gece ışıkları yapmayı unutmuşlar. Zaten yolumu bilmiyorum, güneş de çoktan batmış… Tam da geçen yüzyılın Budistleri gibi stupanın dibine kıvrılıp yatsam mı diye düşünürken grubumuzdan Avustralyalı bir çocuk şaşkın halime pek acıyıp bana yol gösterdi (sadece IBC öğrencileri bembeyaz giyindiği için birbirimizi tanımamız pek zor olmuyor) ve babaanne hızımla IBC’ye indik.

O gece ne kadar şaşkın ve korkmuş görünüyordum bilmiyorum ama sonraki birkaç gün Avustralyalı çocuk (kursun konuşmama kurallarını çiğneyerek) gelip halimi hatırımı sorduğuna göre pek parlak değildim sanırım.

Thursday, January 3, 2013

manastır günleri - 1


Wat Doi Suthep Tay kültüründe ve Budizmde oldukça önemli bir manastır o yüzden 21 günlük kurstan önce biraz oradan bahsedeyim:
Doi Suthep 1383 yılında Buddha’nın kutsal kalıntılarından birine ev sahipliği yapması için kurulmuş altından bir stupa. Daha o zamanlar çevresinde manastır yok. Budizm için kutsal sayılan günlerde insanlar dağı yaya tırmanır ve saygılarını sunarlarmış. Yol çok uzun ve dağa tırmanmak da zorlu olduğu için de bazen gelenler 2-3 gece stupa’nın yanında uyuyup dinlenir, ondan sonra dönüş yoluna geçerlermiş. Önceki yüzyıl başlarında halk devletten Chiang Mai – Doi Suthep arası yol yapmasını devamlı istemiş. Her gelen hükümet de tekrar tekrar maliyet hesabı yapmış. Ancak yolun maliyeti, Tayland hükümetinin bütçeden ayıramayacağı kadar çok olduğundan hiçbir zaman yapılamamış. Budan yaklaşık 70 yıl kadar önce bu bölgede çok sevilen, halka çok iyilikler yapmış olan bir keşiş halka “Hadi” demiş, “Burası bizim için önemli, el birliğiyle ve devletten para istemeden yapalım şu yolu”. Onun bir sözüyle çevre illerden bir sürü kişi, erzak, malzeme yağmış dağ eteklerine ve yolu sadece 7 ayda tamamlayıvermişler!

Sonrasında stupa’nın yakınında bugünkü manastır da kurulmuş, keşişler de burada yaşamaya başlamışlar. 50 yıl kadar önce buradaki en genç keşişlerden biri Chiang Mai’e inip bir hocadan haftada 1-2 defa İngilizce ders almayı istemiş. Hoca şaşırmış, “Sen manastırda yaşayacak bir keşişsin, neden İngilizce öğrenmek istiyorsun?” diye. Genç keşiş de “Buraya gelen yabancılara Budizmi anlatmak istiyorum” demiş. O İngilizce hocası hala hayattaymış ve bu hikayeyi gülerek anlatırmış, hikayedeki genç keşiş ise Doi Suthep’in abott’u ve şu an Tayland’ın en saygı duyulan kıdemli keşişlerinden biri. Benim şu an meditasyon yaptığım IBC (International Buddhism Center) işte o keşişin 50 yıl önceki hayalini gerçekleştirmesi sonucu kurulmuş bir merkez. Vipassana Meditasyonu en derinlemesine öğreten, bunu da birebir manastır ortamında yapan sayılı merkezlerden.

Gelmeden önce ben de bu kadar detayını bilmiyordum, birkaç gün sonra öğrendim. Sadece geçen yıl beni yönlendiren keşişlerden birinin IBC’nin iyi olduğundan sözettiğini hatırlıyorum. Bir de 3 yıl önce bir arkadaşım sadece 4 günlük bir kursa katılmıştı ve dağdan indiğinde hatundaki değişim inanılmazdı. İnternette uzun dönem Vipassana kursları ararken Doi Suthep tekrar karşıma çıkınca en uzun kurslarına hemen başvurdum. Asya’da Christmas-Yeni yıl tatil dönemi risklidir; meditasyon merkezleri ve yabancılara açık manastırlar da aynı adalardaki resortlar ve oteller gibi bu sezon için aylar önceden dolar. Tatil dönemlerinde her yeri işgal edip kalabalıklaştırırlar ancak yıllık iznini kübıkıl arkadaşları gibi plajlarda içerek geçirmek yerine, 2 haftalık meditasyon oturumuna gelmek için kullanan beyaz yakalara yıllardır müthiş saygı duyarım bunu da belirtmek isterim. Şans mı bilmiyorum ama yer vardı ve kabul edildim.