Saturday, January 18, 2014

sakura - 1

Evliya Çelebi ile ilgili anlatılan en bilindik hikayelerden biridir; Çocukluktan beri içinde müthiş bir gezme, görme arzusu vardır. Bir gece rüyasında Muhammed'i görür, bir cesaretle ondan gidip şefaat dilemek ister. Ancak ağzını açtığında Şefaat ya Resulallah diyeceğine, "Seyahat ya Resulallah" der ve bu bilinçaltı dilekle maceraları başlar.

Rüyamda hiç peygamaber falan görmedim ama hayatta beni en heyecanlandıran şeylerden biri hep coğrafya atlaslarını açıp saatlerce gezi planları yapmak oldu. Şans mı, kader mi, kalpten istenilen bir şeyin gerçekleşmesi midir bilemiyorum ama çok yer gördüm. Kazakistan Kırgızistan sınırını geçerken Orta Asya'nın uçsuz bucaksız steplerini, Finlandiya'da hava -20 dereceyken tamamen donmuş Baltık denizini üzerinde çoluk çocuk yürüyüşe çıkmış aileleri, Tanzanya'da leopardan bufaloya soylu Afrika hayvanlarını, Tayland'da hala talan edilmemiş yağmur ormanlarını, Hong Kong'da hayatı tamamıyla durduran bir tayfunu, Kızıldeniz'in dibinde göz alıcı renklilikteki hayatı, Abu Dhabi'de dünyanın en kumlu çölünü…
Her biri doğanın zekasını ve şaşmaz işleyişini tekrar tekrar gösteren birbirinden farklı ama aslında bir o kadar da aynı şeyin yansıması doğa mucizeleriydi.


Bugüne kadar en çok Rub El Khali çölünden etkilendim. Umman, Yemen, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında uzanan, 100 metre yüksekliğe yaklaşan  kum tepeleri sayesinde dünyanın en çok kum hacmine sahip çölü. Rub el Khali'nin yaklaşık tercümesi Boş Alan. Birleşik Arap Emirlikleri'nden ulaşırken çölün belirli bir noktasına kadar yol var, o yolun en sonuna gidince çevrede tüm sesi, hareketi emen dev kırmızı kum tepeleri dışında gerçekten hiç bir şey yok. Boş ama aslında dünyanın en çok kumu orada.

Gecenin en sonunda daha her yer kapkara ve çöl ısırıcı soğukluktayken tepelere tırmanıp mutlak sessizlik içinde güneşin doğuşunu seyretmek kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar etkiledi beni. İnsan orada fark ediyor aslında ne kadar küçük olduğunu.

70 metre yüksekliğinde bir kum tepesine tüneyip güneşin doğuşunu beklemek

Ve güneş yükselip ortalık aydınlanınca kumun üzerinde yılanların akreplerin bıraktığı izler görünür hale geliyor, en tek başına olduğumu düşündüğüm anlarda aslında çevremde ne kadar çok varlık olduğunu anlıyorum, sadece ben onları duyacak ya da görecek kadar hassas değilmişim.
yılan izleri

Rub El Khali'de iki kere kum fırtınası gördüm, öyle büyük fırtınalar değildi ikisi de. Birinde inat ettim, fırtınaya rağmen yolun son noktasındaki tepelere kadar gittim. Orta şiddette sayılabilecek o fırtınanın her esişinde simsiyah asfalt yolun tamamen kumlarla kaplanıp nasıl görünmez hale geldiğine tanık oldum. Çok güvendiğim kocaman jipin yandan gelen rüzgarla nasıl bir sallanıverdiğini hissedip korktum. Arabadan inince, o milimetreyle bile ölçülemeyecek kadar minik kum taneleri  yüzüme koluma çarpınca canım acıdı.

Rub El Khali kırmızı ve sarı kumlardan oluşan bir çöl. Kırmızı kumlar hep yüzeyde, sarı kumlar altta ve bu sayede çok güzel desenler oluşur. O en fırtınalı anlarda, kumlar asfalt yolu görünmez hale getirecek kadar oradan oraya savrulduktan sonra bile 100 metrelik tepelerin tamamen aynı şekilde ve yükseklikte kalmasına da, kırmızı kumların yine de hep en üste yerleşivermesine de hayret ettim. Hep duyageldiğim "doğanın şaşmaz işleyişi" ya da "doğanın içsel zekası" kavramları işte o zaman gerçek anlamına kavuştu…

En fırtınalı zamanlarda, ne yönden eseceği belli olmayan bir rüzgar onları dakikalarca havada tutarken ya da oradan oraya savururken, yere indikleri anda kumlar olması gereken yerde ve düzende oluveriyorlar. Tek tek kum tanelerinin yerini bulmasıyla da fırtına anlarında tepesi görünmeyen o binlerce tonluk kum tepeleri de hep aynı şekli ve yüksekliği koruyor...

(Burada, burada ve burada 2009'da Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman'da çektiğim çöl fotoğraflarını görebilirsiniz)

bu desen hep orada, kırmızı kumlar üstte, sarılar altta

Hayatta beni en etkileyen şey Rub El Khali çölü demiştim ya, Çarşamba günü ikinciyle karşılaştım.
Bir kaç cümle ön bilgi vereyim; Japonya'da kiraz çiçeklerinin açması en beklenen ve doğanın en güzel manzaralardan biridir. Japonca'da kiraz çiçeklerinne Sakura, ve çiçeklenme zamanını gözlemlemeye de Hanami deniyor. Sakura zamanı, Japonya'nın en çok turist çeken dönemlerinden biridir.
İnternette öylesine gezinirken benzeri bir görsel şölenin Kuzey Tayland'da birkaç gün önce başladığını ve 3 noktada gözlemlenebileceğini okudum. O noktalardan biri de Chiang Mai'e 25-30 kilometre mesafede bir vadiymiş. O günlerde Serap ve Hande de Chiang Mai'delerdi,kiraz çiçeklerinden onlara söz edince toplu taşımla ulaşılamayan bu vadiye hemen 3 kişilik bir tur organize etmeye karar verdik. 

Wednesday, January 15, 2014

korku - 2 (Nisan ayında başlayan hikayenin sonu)

8 ay önceki son yazıdan devam etmeye kaç kere başladım, hiç birinde ikinci paragrafa bile geçemedim… Yazabilmek için tekrar Tayland'da olmam gerekiyormuş.

Chiang Rai, Beyaz Tapınağın bahçesinden
Nisan ortasında İstanbul'a geldiğimde planlar hiç beklemediğim bir yönde değiştiği için nerede kalacağıma, ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Sadece hayatımda ilk defa kaygı beni gözüne far tutulmuş tavşan gibi dondurmak yerine, harekete geçirdi. Daha Bangkok'taki son günlerimde  maille birkaç toplantı ve randevu ayarladım. Ne yapmak istediğimi biliyordum; KranioSakral terapiyi daha bilinir hale getirmek. İnsanların bedenlerine kimyasal ilaçları yüklemeden, kesilip biçilmeden de iyileşebilecekleri yollar olduğunu öğrenmeleri gerek.

İstanbul'a indiğimin ertesi günü toplantılar ve seans randevuları başladı… Ve ilk çalışmadığım gün ancak bundan 35 gün sonra oldu (O gün de annem Mersin'den İstanbula geldiği için ara verdim) Hiç durmadım, bazen bir hafta içinde 3 farklı şehirde, zaman, mekan gözetmeden çalıştım. Saymadım ama 8 ayda belki sadece 10 günüm boştu. Gece seanslarım bitti dediğimde de ancak gelen maille gelen sorulara cevap verdim.  Saatlerce telefonda konuştum, soran herkese saatlerce KranioSakral terapi nedir anlattım.
Bazı yakın arkadaşlarımı geldikten anca 4 ay sonra görebildim, ama bu süreçte çoğu arkadaşımı ihmal ettim.

Amacım ne kadar çok çalıştığımı yorulduğumu tüm detaylarıyla anlatıp sızlanmak değil aslında… Hiç ummadığım bir noktada İstanbul'a gelip hiç hayal edemeyeceğim bir noktadan çıktım.

8 ay boyunca bana evini açan arkadaşlarımda kaldım. İstanbul'da (ve birazcık da Ankara'da) göçebe ve geçici yaşamak çok ilginçti. Bana evini açan ve yanlarında kalmasam da beni içtenlikle çağıran herkese çok minnet duyuyorum.
Göçebelik sayesinde; aidiyet duygusu, sahip olma dürtüsü, bağlanma korkusu, ihtiyaçlar ve istekler konularında çok şey öğrendim, ama bu öğrenme süreci her zaman çok güzel ve rahattı diyemem.

2 kere İstiklal Caddesi'nde telefonum çalındı. İstanbul'a artık yerleşmeliyim, sabit bir adresim olsun diye çok gaza geldiğim dönemde de bir emlakçıya para kaptırdım… Bu olaylar beni çok etkiledi. İnsanların iyiliği için çalışır bir sürü gönüllü iş yaparken, yalan söylemez kimseyi kandırmazken ve zaten param azıcıkken neden bunların başıma geldiğini anlamlandırabilmem çok zaman aldı… Şimdi geriye dönüp bakınca bunlar aslında hayatta aldığım en önemli dersler arasındaymış, ve iyi insan olmakla falan hiç ilgisi yokmuş, onu farkediyorum.

Chiang Rai, Beyaz Tapınağın bahçesinden
Bişeyleri yalnız yaptığımda çok daha mutlu ve başarılı olduğumu çok zaman önce fark etmiştim, zaten herhalde o yüzden hiç takım çalışması, ekip ruhu gibi şeyler gerektiren işlerde olmadım… Ama bu sefer farklı kişi ve kurumlarla iş birliği yaptım. "Ben" demekten vazgeçmek zorladı, ama sonuçları çok iyi oldu.

Nerede ne zaman ne yaptım, detaylar çok önemli değil aslında. Yıllar önce tanıştığım Budist bir keşiş bana "Yağmur ormanlarında, manastırlarda yaşayıp da zihinsel dengeyi tutturmak kolaydır. Kendini gerçekten test etmek istiyorsan kalabalığın, suçun, dengesizliğin olduğu şehrine dönüp orada herşeyi olduğu gibi görüp yine de merkezinde kalabiliyorsan değiştiğini ve güçlendiğini ancak o zaman söyleyebilirsin" demişti. Haklı, hayat sıradan akışında giderken büyük iddialarda bulunmak kolay. Beklenmedik sorunlar çıktığında, beklenen şeyler gerçekleşmediğinde, öncelikler alt üst olunca insan yeni sınırlarıyla tanışıyor.

Ve belki de hayatımda ilk defa, destek alabileceğim ya da sırtımı yaslayabileceğim hiç bir şey yokken yepyeni bir şeye başladım. Sadece kendime güvenerek, bir şirket, sevgili, ortak, sermaye, takım arkadaşları, mentor, düzenli gelir, sağlık sigortası, …  olmayan bir başlangıçtı. Hatta herşey ters giderse sığınabileceğim ya da dönebileceğim bir evim bile yoktu. Normalde kurban rolüne sığınıp da "aman nasıl beni ortada bıraktılar" diye söylenip suçu oraya buraya yüklemek için ideal ortam. Yapmadım, onun yerine çok çalıştım ve bu beni çok tatmin etti. Bu yönümü keşfetmek beni nasıl mutlu etti anlatamam.

Az önce de dediğim gibi hiç ummadığım bir noktada İstanbul'a gelip hiç hayal edemeyeceğim bir noktadan çıktım. Birkaç ay sonra hangi noktadan tekrar gireceğim hiç bilmiyorum ama işte bu sefer gerçekten hiç endişelenmiyorum… Çünkü dışardan çok bir beklentim yok, az biraz olumlu koşullar ve destekleyici dostlarım var olduğu sürece harekete geçince kalanı ben yapabiliyormuşum.

Tuesday, January 7, 2014

Asya'ya dönünce

8 ay Türkiye'de kaldıktan sonra, 4 gün önce Bangkok'a geldim. Bir yıl önce manastırda tutmaya başladığım bloğa Türkiye'deyken de devam ederim diye düşünmüştüm. Yanılmışım… Yazmak benim için dinginlik ve boş zaman gerektiriyormuş, oturup aklımdakileri kelimelere dökebilecek bir alan yaratmam gerekiyormuş.  Ama son 8 ay o kadar yoğun geçti ki, değil bir tüm yazı, her gittiğim yere yanımda defter taşımama rağmen birkaç düşünceyi bile not edecek zaman yaratamadım. Bunun sebebi  nedir onu da merak etmiyor değilim, şehir mi çok kaotik, ben mi İstanbul'da dağılıyorum hiçbir fikrim yok.

Ama buraya geldiğim ilk gün fark ettim ki gittiğim her yerde kendime hemen küçücük bir dünya ve yaşam düzeni kuruyorum. Bunu yapamadığım tek yer İstanbul. Son 4 yılda bu Bangkok'a 10 ya da 12. gelişim. Hep aynı hostelde, ve aynı odada kalıyorum. Sabah uyanınca aynı seyyar meyveciye gidip   yarım ananas, bir dilim papaya, bir de mango alıyorum.

Yine fark ettim ki, yurt dışındaysam meyve satan birini, Türkiye'deysem de bir mahalle manavı bulmak benim için çok önemli. Bangkok'ta sabahları 3 yıldır caddenin karşısındaki adamdan, akşamları da sokağın başındaki iki kız kardeşten meyve alıyorum. Bali'de pazarda bir teyze vardı, bir gün önceden sipariş verdiğimde ertesi gün bana istediğim meyveleri getirirdi. Beyoğlu'nda yaşarken de nefis bir manavım vardı, sebze meyve alışverişini aşan bir arkadaşlık geliştirdik. Ama İstanbul'a son gelişimde manavı olmayan mahallelerde kaldım ve hiçbir şey düzene oturamadı… Manavsızlık tabii ki bunun tek sebebi değildir, ama önemli bir etken olduğuna inanıyorum. Bu konuya belki sonra dönerim, daha fazla dağılmayayım.

Bangkok'ta en sevdiğim yerlerden biri
Odama dönüp bir bardak çayla meyvelerimi yiyorum. Sonra duşumu yapıp dışarı çıkıyorum ve çok sevdiğim 3 alışveriş merkezinden birine gidip tasarımcıları, kırtasiye ya da kitapçıları saatlerce gezip, bişeyler yiyip çokça da bi cafede oturup okuyor ya da yazıyorum… Hostelime yakın iki masaj salonu seçtim, ambient müzik çalan, ölükse renklerle döşenmiş, baygın tütsü kokan, tertemiz çarşaflı yerler değiller. İş çıkışı masaj yaptırmak isteyen orta direk Tayların uğradığı, masaj sırasında konuşma ve kahkahaların gırla gittiği, bir bölmeden diğerine insanların birbirine laf atıp gülüştüğü sosyal bir yer. Haftada 1-2 gece onlardan birine bir saat masaja gidiyorum. Sonra odama dönüp dizi izleyerek uyuyakalıyorum. Bangkok günlerim üç aşağı beş yukarı böyle geçiyor... Dünyanın en fantastik şehirlerinden birinde, yapılabilecek en az şeyi yapıp, görülebilecek hiçbir yeri görmeden, bara sinemaya müzeye gitmeden, daha da önemlisi "her yere gitmeli, her şeyi görmeli, en otantik restoranlarda yemeli" baskısını hissetmeden çok rutin ama bir o kadar da rahat günler geçiriyorum.

Bazen günlerce yemek siparişi vermek ya da birşeylerin fiyatını sormak dışında konuşmadığım oluyor. Kendi sesimi unutuyorum. Bu beni hiç rahatsız etmiyor, aksine dinlemek ya da konuşmak zorunda olmamak benim için en büyük rahatlık. Zaten bu şehirde resmen yabancı ve çok gelip geçici olmanın getirdiği bir hafiflik de var.
Küçücük ve rutin bir hayat, konuşmamak ve geçici olmak üçlüsü beni çok ama çok mutlu ediyor… Ve tabi ki ayakkabı giymemek

Ve düşünüyorum, İstanbul'da bu rahatlığı neden yakalayamıyorum, İstanbul neden beni çok yoruyor diye… Çok çalışıyor olmak tabii ki bir etken ama tek sebep bu olmasa gerek... 3-4 gün konuşmamak tabii ki orada biraz daha zor. Ama İstanbul'da da geçici sayılırım. Sadece rutin kuramıyor olmak ve yaşam düzeninin benim istediğimden daha geniş olması mı bu farkı yaratıyor? Orada hep hareket halinde olduğumdan mı yoruluyorum? Tam bilmiyorum ama 80 gün sonra bunları anlamış ve mümkün olduğunca  çözmüş olarak İstanbul'a dönmeyi hedefliyorum.

Monday, April 15, 2013

korku

Geçen Ekim ayından beri görüşmekte olduğum bir iş vardı. Dünyanın en lüks otel zincirinin Ürdün, Türkiye ve Bhutan dahil kimi otellerinde yılın belirli aylarında CranioSacral terapist olarak çalışacaktım. Bir sürü VIP ve ünlü ile çalışmak da söz konusu olduğu için çok aşamalı mülakatler, referans talepleri, skype tanışmaları, kahvaltı buluşmaları derken geçtiğimiz haftalarda son aşamaya geldik. Başlama tarihi dahil her konuda anlaştık. Manastıra girmeden hemen önce bu yaz sezonunda çalışacağım ülkenin müdürüne bir hatırlatma maili attım, “Mail ya da telefonla bana 10 gün ulaşamayabilirsiniz, bilginize” diye. 2 gün sonra cevap geldi, “İnzivadan önce seni yakalayamadığımız için üzgünüz, ancak lojistik sorunlardan dolayı bu sezon seninle çalışamayacağız, 2014 için bağlantıda kalalım”.
Bağlantıda kalır mıyız bilmiyorum ama ben kalakaldım. 5-6 aydır süren görüşmelere, onay maillerine rağmen bir anda verilen sözün tek taraflı ihlali beni çok sinirlendirdi. (Birilerinin hiç aklımda olmayan bir şeylere beni ikna edip sonra bir anda vazgeçmesi bana çok zalimce geliyor)
Bangkok Wat Po'nun bahçesi

Sinirim azalınca fark ettim ki aslında en büyük korkularımdan biri tekrar karşıma çıkmıştı ve her zamankinden daha büyük ve karanlık görünüyordu. Sinir sadece anlık bir agresyonla korkuyu savuşturma çabamdı. Meditasyon kursunda maillerimi kontrol etmesem manastırda durduk yere sinirlenmeyecektim. Ama büyük ihtimalle başka hiçbir yerde de duygularımla bu kadar çıplak yüzleşemeyecektim. Birkaç gün gözgöze bakışıp durduk, sonra ben o duyguları görebilmeye başladım.

Bir süredir oldukça belirsizlik içinde yaşıyorum.  Dış faktörler tarafından konmuş hiçbir kural, yasak, yaptırım yok hayatımda. Bu çok değerli bir özgürlük ama beraberinde getirdiği belirsizlik ve sorumluluk da o derece büyük. Hayatımda birkaç aylığına da olsa bir şeylerin önceden belirli olması bana iyi gelecekti. Yaşamımdan ve akışından hiç şikayetçi değilim, ancak belirli bir adres, haftalık izin günleri, belirlenmiş çalışma saatleri ve görece düzenli ve iyi bir gelir fikri beni rahatlatmıştı. Tam da bu rahatlıkla yeni planlar yapmaya başlamışken her şeyin, hem de hiç beklemediğim anda iptal olması belirsizlik kaygılarımı üçle beşle çarparak tekrar karşıma çıkardı.

Bu yazın birkaç ayını  çok lüks bir otelde, günde birkaç saat sevdiğim işi yapıp kalan zamanlarda okyanusu seyrederek ya da masaj yaptırarak geçirmek fikri cazip geliyordu. Ancak şimdi fark ediyorum ki kesin kuralları olan, önceden belirlenmiş bir hayat bir süre için çok çekici görünse de
demek ki bir rahatlamak, sorumluluğu başkalarının koyduğu kurallara bırakıvermek ve belirlenmiş gelecek içinde planlar yapmak gereken bir dönemde değilim.
Belirsizlik beraberinde daimi bir sorumluluk ve kendi ayakları üzerinde durma ihtiyacı getiriyor ki kişi kendi geleceğini yaratabilsin. Aksi durumlar ise çoğu zaman bir teslimiyet ya da koşulların kurbanı olma hissi getiriyor. Gerçi sadece 3 ay boyunca önceden belirlenmiş saatlerde çalışmak beni çok mutsuz edip “koşulların kurbanı” moduna sokar mıydı, emin değilim.
İlk birkaç günkü kızgınlığı atlatıp hareket edebilir hale geldiğimde bir plan B düşünmeye başladım.  Çok hazırlıksızdım çünkü İstanbul’da ortalama bir turistten daha uzun kalma ihtimalini hiç hesaba katmamıştım.

Plan B, tamamlanmadı. devam etmekte olan bir süreç. Onu da İstanbul'a ulaştığımda yazayım

Friday, April 12, 2013

aile boyu meditasyon: teyzem

Manastır bahçesindeki adak Jackfruit ağacı 

Esin bu yılın başında arayıp baharda Tayland’da meditasyon öğrenmeye çağırdı bizi. Biraz düşündükten sonra tamam dedim. İlk başlarda iş yoğunluğunda dolayı bu yolculuğu çok fazla düşünemedim. Günler yaklaştıkça ve hazırlıklar başladıkça içimi tatlı bir heyecan içimi kapladı. Uçağa adım attıktan sonra ise heyecan bir ölçüde yerini korkuya bıraktı. Meditasyonu daha önce Esin’den biraz biliyordum ama tam olarak neyle karşılaşacağımı bilememenin belirsizliği biraz da olsa korkutucuydu.

Adana’dan Chiang Mai’e uzanan çok uzun, çok aktarmalı, çok saat dilimi değiştirmeli bir yolculuğun sonunda manastıra geldik, açılış törenimizi yapıp hocamızla tanıştık.
İlk meditasyon oturumumuzu gerçekleştirince fark ettim ki önceki heyecan ve korkularım boşunaymış.

İlk oturumum nasıldı pek hatırlamıyorum. Yürüme meditasyonunda adımlarıma, oturma meditasyonunda ise nefesime o kadar çok dikkat etmişim ki onların dışında ne oluyor, ne hissediyorum ilk birkaç gün hiç fark edemedim.
3. günden sonra zihnimde gezinen gereksiz düşüncelerim azalmaya başladı gibi geldi. Her gün birbirinin aynı değil tabii ki, bazen tekrar doluşuyorlar ama artık onlardan uzaklaşmayı öğrendim.

Yalnız hocamız biraz acımasız mı ne? Son günlere yaklaştıkça oturumların süresi 70 dakikaya çıktı (35 dakika yürüme ve 35 dakika oturma meditasyonu) . Birkaç kere oturumu yarıda bırakmak geçti içimden, süre çok uzun geldi. Ama sonra bu kadar dayanıksız olmamam gerektiğini düşündüm. Söz konusu iş ya da başkaları olduğunda çok uzun saatleri harcamayı göze alırken meditasyonu yarıda bırakmam söz konusu olmamalıydı.
ormanın beyaz elfleri :)

11 günün sonunda manastırdan ayrılırken içimi bir hüzün kapladı. Hiç aklıma gelmezdi ama buradaki doğal ortama, sessizlik sakinliğe ve düzene öyle alışmışım ki… Ancak güzel duygularla ve gerçekten kendimi çok iyi hissederek ayrılıyorum. Kafamda toparlanıp duran ve zaman zaman kocaman gelen düşünceleri atıvermiş gibi bir hafiflik hissediyorum.

Meditasyon yapmak bana çok iyi geldi. Kendimi dinleyebilmeyi öğrendim.  İçimde olanları görebilmeyi öğrendim. Ve gördüklerimi arasında boş ve gereksiz düşünceler olduklarını fark edersem artık onlara odaklanmıyorum ya da onlarla mücadele etmiyorum. Böylece geldikleri zaman çok rahat gidiyorlar.
Artık onların zihnimi işgal etmelerinden kurtuldum. Daha doğrusu artık onlarla baş edebiliyorum.

Thursday, April 11, 2013

aile boyu meditasyon: annem

Annem kafelerde yemek beklerken bile bu yazıyı yazıyordu
Esin'in bloğunu bir gezginin anılarını okur gibi hep keyifle takip ediyordum.  Bu sürece hiç hesapta yokken bizi de dahil edişi ile okuduklarım yaşanmışlığa dönmeye başladı.

Meditasyon ile yakınlığım sadece kızımın yaptığı bir aktivite olması ile sınırlı idi. Ve meditasyonun sadece oturularak yapılacağını zannediyordum. Oysa yürüyerek de yapılabiliyor olması bana çok cazip geldi. Çünkü ne de olsa bir hareket vardı ve hayatımın hiçbir döneminde sakinliğe yer vermemiştim.
Manastıra gittiğimiz ilk gün 15 dakika yürüme ve 15 dakika oturma meditasyonu ile başladık, ki bu bana çok daha uzun bir zaman dilimini bir türlü bitiremiyorum duygusunu yaşattı. Bana çok yabancı olan bu durağanlık sonraları garip bir keyif vermeye başladı.
Öncelikle hep bir yere yetişme, bir işi bitirme ve benzeri telaş ve koşuşturmaca içinde olduğumu fark edip bunu sorgulamaya başladım; nereye yetişip hangi işleri bitirmem gerekiyor diye.
Gün aşırı meditasyon süresinin 5er dakika artmasıyla kendi içime dönüp onu dinlemeye çalıştım. Bana göre en zor olan kısmı ise zihnimde uçuşan düşünceleri içime zincirleyip tutabilmeyi öğrenmeye çalışmak oldu.
Kimi anlar "işte budur!" dedim, kimi zaman ise asla yapamadığım duygusunu yaşadım. Ancak sonuçta meditasyon sakin yaşam ve huzurun kendi içimde olduğunu bir nebze de olsa farkına varmamı sağladı.
Niyetim bu süreci hep devam ettirebilmek.

Masal gibi bir dünyadan yaşadığımız mekana döndüğümüzde uyum sağlamakta zorlanır mıyım? Hiç bilmiyorum. Yaşayıp göreceğim. Ama şunu kesinlikle biliyorum ki güler yüzlü insanlar ülkesinden dönerken aklımda hep "Niye bir tebessümü karşımızdakilerden esirgiyoruz?" düşüncesi olacak. 3 haftalık çok güzel bir tatilin sonunda iyi ki kızımın teklifini değerlendirip gelmişim, meditasyon ile tanışıp onu hayatıma dahil etmişim diyebiliyorum. Meditasyonun duygu ve düşüncelerimi pozitif etkileyip yaşamımda yeni bir pencere açması ise sanırım en güzel tarafı.
Mutluyum.

Buddha günü kutlamasında sunulacak çiçekler




Wednesday, April 10, 2013

aile boyu meditasyon


2009 yılında ilk gittiğim Vipassana kursunun sonlarında, kişinin kendi ebeveynlerine verebileceği en iyi hediyelerden birinin onları meditasyona başlatmak olduğu söylenmişti. Sağlığa olumlu etkileri, zihni güçlendirmesi, ve hayata getirdiği dinginlik düşünülünce katılmamak mümkün değil.

Doi Suthep'teki en büyük stupa
İlk Vipassana oturumundan çıktığımda kendimi Jakarta’dan Kuala Lumpur’a uçak kullanmadan gidebilecek kadar güçlü ve bir o kadar da hafif hissediyordum. Ailemin de belki günlük hayat karmaşasında, her şeyi alışılageldiği şekilde yapar ritimlerinden çıkıp öyle hissetmelerini, zihinlerini güçlendirip dışarıda olup biten kadar en az kendi içlerine de bakabilir hale gelmelerini çok çok istemiştim.

O zamanlar Türkiye’de hiç Vipassana kursu yoktu (şimdilerde de yılda ancak 1-2 kere açılıyor). Benim ilk zamanlar Asya’da gittiğim Goenka kursları da günde  11-12 saat bağdaş kurarak oturmayı ve insanüstü bir disiplinde yaşamayı gerektiriyordu. Meditasyon öğrenmek tabii ki disiplin gerektiriyor ama fazlası motivasyon yerine kaçma da yaratabiliyor. Gittiğim her kursa, manastıra “ buraya annem de gelebilir ve mutlulukla meditasyon öğrenebilir mi?” diye bakar olmuştum

2012 Aralığında geldiğim, Chiang Mai’deki IBC (International Bddhism Center) gerekli kriterleri karşılıyor gibiydi… Sadece oturma değil, bedenin gün içindeki tüm temel hareketlerini karşılayan yürüme, ayakta durma ve uzanma meditasyonları vardı. Günlük programın nerdeyse tamamı bireyseldi, zorunlu grup oturumları yerine, ister odada ister ormanda, ister de meditasyon salonunda bireysel çalışmalar yapılıyordu. Üstelik gelen herkes ilk günlerde kısacık oturumlarla başlayıp, zaman geçtikçe daha derin ve uzun oturumlara yönlendiriliyordu. Konuşmak hiç tavsiye edilmese de ara ara öğreniclerin birbiriyle iletişim kurmasınaa kimse karışmıyordu. Kendi 22 günlük kursumun sonunda hocaya “ailemin de buraya gelmesini istiyorum ama çevirmenlik yapmam gerekir, mümkün mü?” diye sordum. Çok olumlu karşıladı ve ben neredeyse 3 yıldan sonra ilk defa doğru yeri bulduğumu düşünerek çok sevindim.

Daha manastırdan çıkmadan annemlere telefon edip “birkaç ay sonra Tayland’a gelip dağ başında bir manastırda meditasyon öğrenmek ister misiniz?” diye sordum. Daha önce birlikte Tayland ve Kamboçya’yı gezmeyi önermiştim, ama sanki o pek cazip gelmemişti. Oysa bu teklife çok sevindiler ve hemen kabul ettiler; tarihleri, uçak biletlerini, transferleri her şeyi ayarladık.
17 Mart Pazar günü annem ve teyzem Tayland’a geldiler. 19 Mart’ta 11 günlük kurs için hep birlikte manastıra girdik.
Çanlar kimin için çalıyor?

Gelmeden önce annemler sadece havayı, manastırda ne giyileceğini, ne yeneceğini sordular. Manastır hayatına ve meditasyona dair hiç soru sormadan, gayet açık ve beklentisiz gelmeleri de bence zaten harika bir başlangıçtı.

Hocanın tavsiyesiyle ilk günkü temel meditasyon demosunu ben verdim. Takip eden günlerde sabahları 5te kalktık, annemler odalarında meditasyon yaptılar ben de Dhamma konuşmasına gittim, her gün kahvaltıdan sonra konuşmayı onlara özetledim. Öğleden sonra 1:30da hocayla birebir görüşmelere birlikte gittik, hoca ertesi günün meditasyon programını verirken ya da annemlerin uygulamayla ilgili soruları varsa aralarında çevirmenlik yaptım. Kalan zamanlarda, bir meditasyon inzivasında olması gerektiği gibi bireysel vakit geçirmeye çalıştık. Hem annem hem de teyzem müthiş bir azimle sabah 5:30dan akşam 9a kadar her fırsatta meditasyon uygulamaları yaptılar. Öğrendiklerini not aldılar, net olmayan yerleri birlikte tekrar değerlendirdik.

12. gün sabahında manastırdan çıktığımızda ikisinin de yüzü ışıl ışıldı. Chiang Mai ve Bangkok’ta geçirdiğimiz günler boyunca (koşullar ne kadar zorlayıcı olursa olsun) hiçbir sabah meditasyonlarını aksatmadılar.

Anneme ve teyzeme kursta hissettiklerini, gözlemlediklerini, daha önce hiç meditasyon yapmamışken bir anda bir manastırda 11 günlük kursa gelmenin nasıl bir deneyim olduğunu yazmalarını rica etmiştim. Tayland’daki programımız çok yoğundu ama sağolsunlar ikisi de vakit ayırıp bir şeyler yazdılar.
Onların deneyimleri belki meditasyonu (özellikle de Vipassana’yı) merak eden, ama denemeye çekinenlere ışık tutabilir diye yazdıklarını önümüzdeki 2 gün bu blogda paylaşacağım.